6 Ay Analizi

169 gündür yoldayım. 170. güne geçerken durdum ve bir durum analizi yapayım dedim. 


 

Kafama ne koyduysam yapıyorum. Gerisi için hep yorgunum. Ya da zaman ayırmıyorum.

17 parça giysi, 1 Mont, 6 Ayakkabı, 2 Mayo ile yaşayabiliyorum. Ama hala sabah dolaba boş boş bakıp ne giysem diye düşünüyorum. Cevap basit oluyor, ne temizse.

Valiz hazırlamakta çok zor rakip çıkar karşıma. Tetrisin kralı benim valizin içinde dönüyor.

Kendi mutfağım, bıçaklarım, eşyalarım dışında başka yerde yemek yapmaktan zevk almıyorum.

Hiç aç kalmıyorum çok şükür, kilo veremeyeceğimi kabullendim, insanlar yeni bir şehre geçince ilk günden gym buluyor ben en yakın market ve tüm vejetaryan restaurantları keşfediyorum.

Ama hareket ediyorum. Hem de çok.

Şehir içi kolaylıkla yürümenin müptelası oldum. En büyük terapim. İstanbul’da düz ayak hayat kurmazsam dönünce çok mutsuz olacağım kesin.

Dans etmeye doyamıyorum.

Alkol direncime kendim bile inanamıyorum. Haftanın minimum 4 günü, akşam yemeğinde ilk önce kırmızı şarabımı seçiyorum. 6 ay boyunca sadece 1 kere sarhoş oldum. 20’li yaşlarıma selam olsun.

 

 

Sanata dair bir şey göremezsem, yarım kalıyorum ayrıldığım şehirden.

TV sanırım 2 kere açtım 6 aydır. Netflix beynimi sulandırmaya, dinlendirmeye yetiyor.

Müziksiz yaşayamıyorum. Sabah gözümü açıp, akşam kapayana kadar arka planda hep müzik çalıyor.

Seyahat günleri hala en favorim. 22 saatlik seyahatin hissi bile bana maksimum 5 saatti. Uçak, otobüs, tren, araba çok fena kıvrılıp her yerde uyuyabiliyorum. Lavantalı uyku gözlüğüm olmadan bir yerden bir yere kıpırdamıyorum.

Vietnam’ın ilk günlerinde önümden fare geçtiğinde çığlık atmak yerine bacağımı cimciklerken, 1 hafta sonunda yemek yerken yanımdan fare koşarak tuvalete geçince bakıp gülebiliyorum.

Valencia’da 1 ay boyunca evde her gün türeyen karafatmaları öldürdükten sonra, Hanoi’deki evime girerken gördüğüm, ayağımın yarısı kadar boyuttaki karafatmaya selam verip yanından geçiyorum.

Facetime veya Whatsapp call’larında Türkçe konuşmak yetmiyor. Bulunduğum ortamda ana dilimi konuşmayı acaip özlediğimi, Belgrad’da gönüllülük yaptığım mülteci kampında konuştuğum Afgan güzeli Büşra ile Türkçe konuşurken farkediyorum.

Halloween için Sırbistan’dan, Romanya’ya geçerken sonbaharın en güzel renkleri Sezen Aksu dinleyerek büyülüyor. İçimdeki 80’ler çocuğunun melankolisi beni Dracula’nın kalesine hazırlıyor. Kendi topraklarımızdaki tarihten sonra etkilenmem baya zor oluyor. Parti fena değildi ama 🙂 30’ları ortalasam da arada ergen gibi partilemek iyi geliyor, kabul ediyorum.

Yalnızlığın en harbisini çekiyorum. İstanbul’da yalnız yaşıyorum diye hayıflandığım günlere, ailem ve kızlarımdan kıta kıta uzaktayken, gülerek bakıyorum.

Kalabalığın içinde sessizken kesinlikle daha mutluyum, gözlem yetiyor. Eğer birlikte gezdiğim tüm grubun olduğu bir aktivite içindeysem, mutlaka bir yere kaçıveriyorum.

Bu genelde en yakın sessiz doğa köşesi oluyor.

Seyahat etmeden durabilir miyim bilmiyorum. Yerleşik düzen istiyor muyum bilmiyorum. Bir ülkede belli bir süre geçirip günlük hayatına iyice uyumlandıktan sonra yeni bir destinasyona geçmeye ve sıfırdan uyumlanmaya bayılıyorum.

Bakalım bu sevda beni nerelere götürecek daha 🙂

0 Comments
Previous Post
Next Post